İsmim anons ediliyordu. Üstelik “telefonunuz vardır” yerine “ziyaretçiniz vardır” diyordu ses. İnandırıcı gelmedi pek. Kesin bizden biri nöbetçiydi ve sıradan şakalarımızdan birini yapıyordu. İnanmasam da, şakayı kim yapıyor diye bakmaya gittim. Bir gün ben de nöbetçi olacaktım nasılsa.

Camdan baktım, nöbetçi tanıdık değildi. Kafamı uzattım içeri;
“Ziyaretçim varmış?”
“Bir adamla bir kadın, yarım saat durdular şurda, kantine gittiler sonra, abinmiş.” dedi.
Üç tane abim var, birisi yurtdışında, elde var 2, hangisi acaba diye düşünürken vardım kantine, ortanca abimdi, yanında da ikinci eşi. Düğünlerinde sarhoş olup ağzımda sakızla otobüste sızdığım, sakızın uyurken ağzımdan düşmesiyle bütün takım elbiseye yapıştığı, takım elbisenin bir günün sonunda üzerimde çöp oluşu geldi aklıma. Gittim, sarıldım hemen
“Hoşgeldin agam!”
“Hoşbulduk, büyümüşsün len karata!”
Ne kadar olmuştu sahi görüşmeyeli?

“Hoşgeldin yenge!” deyip sarıldım,
“Abla de sen bana” dedi.
O da olurdu benim için.

“Burası ne oğlum böyle! Yok mu gidecek güzel bir yer?” dedi abim. Avuç içi kadar kasabanın yarısını bizim okul kampüsü kaplıyordu. Diğer yarısında da, araba kapısının karşısındaki pastane ve tostçudan başka gidilecek yer yoktu. Pastane burdan iyidir diye düşündüm ve “var” dedim. “Pastane, Gökkuşağı”. Gittik.

İçeri girdik. Garson alt kattaki masalardan birinde bizim okuldan iki kız öğrenciyle oturmuş çene çalıyordu. Girdiğimizi gördüğüne pek de memnun olmamıştı. Kaşlarımla üst katı işaret ettim, yüzü yumuşadı, tamam manasında kafasını eğdi. “Aileye Mahsustur” tabelasının altından geçip, merdivenlerden üst kata çıktık.

Neredeyse hiç aile gelmediğinden olacak masalar ilk konduğu günden beri dokunulmamış gibi duruyordu. En diptekine oturduk. Abim bir sigara yaktı oturur oturmaz.
“Okul nasıl?”
“Gördüğün gibi…”
Muzipçe suratıma baktı abim.
“Derslerden bahset sen!”
“Sorun yok, başka sorunlarım var benim…”

Abim ayağa kalktı.
“Delikanlı, taze pastan varsa pasta ver. Yanına da kola!” diye bağırdı aşağıya doğru.
“Geliyor hemen abi!” dedi aşağıdan bir ses. Abim masaya döndü, karşımdaki yerini aldı, sigarasının külünü küllüğe döktü ve ağzına geri görürken “Anlat!” dedi.
“Ben” dedim “şarkı söylemek istiyorum.”
“Söyle o zaman!”
“Şimdi değil, meslek olarak”
“Tamam, olur”
“Nasıl yani?”
“Tamam oğlum, şarkıcı ol!”
“Ciddi misin sen abi?”
“Sen istemiyor musun?”
“İstiyorum”
“Tamam işte, ol. Benim plakçı tanıdığım çok, çıkarırız bir kaset.”
“Ben de menajerin olurum” diye söze karıştı yengem.

Ağlamak istiyordum. Bu kadar kolay mıydı. Yok yahu, yok yok, olamaz.

“Çalıyor musun bişeyler?”
“Gitar öğreniyorum”
“Daha iyi”

İyi tabii, gitarım yok ama öğreniyorum. Birol’un var, akor öğretiyor bana, kendi de öğreniyor, daha iyi, iyi ki Birol da var, iyi ki gitarı var, iyi ki öğretiyor.

“Ne tarz söylüyorsun?”
“Pop, rock, türkü…”
“Yavaş oğlum, başkaları da söylesin bişeyler!”
“Hepsini deniyorum abi”
“Aferin, tarzını bul tabii…”

O kolay be abicim, tarz bulunur, ben söyleyeyim de, tarzım zamanla oturur.

“Ne zaman bitiyor okul?” dedi yengem.
“Seneye” dedim.
“İyi çalış, bitir şu okulu, sonra direkt bana gel” dedi abim.

Önümdeki boş tabağa ve bardağa çarptı gözüm. Ne ara geldi bunlar, ne ara bitirdim ben bunları.

“Haydi biz gidiyoruz. Yolumuz düştü, uğradık. Bi daha düşer bi daha uğrarız belki. Daha burdaymışsın nasılsa…” dedi abim. Koşup bir daha sarıldım.
“Gelin tabii” dedim, “Hep gelin!”
Yengeme de sarıldım.
“İyi yolculuklar” dedim.

Abim hesabı ödedi, pastaneden çıktık. Arabaya binerlerken hepimiz gülümsüyorduk. Abim arabayı çalıştırıp kornaya bastı, el salladım, uzaklaşmalarını izledim. Mutluluktan uçarak okula girdim.

Bir daha uğramadılar.

5 yıl sonra abim boşanmış, üçüncü kez evleniyordu tekrar görüşebildiğimizde.