Bir hayalet misali kaçıp gitmek bir sis bulutunun içine, fark edilmeden. Sonra dönüp arada sırada, kapı önünden içerideki sesleri dinlemek, içeriye hiç girmeden. Kafamıza bir silah gibi dayanmış duran, korktuğumuz, kılımızı kıpırdatamadığımız, karşı çıkamadığımız tabular tüm duyulan.

O küçük çocuğun önem verdiği her şey; eve geç gelmek, oyuna dalıp bırakmamak, oturup durmak zorunda olmamak, uzun sıkıcı konuşmaları dinlememek, en yüksek ve tiz oktavdan detone şarkılar bağırmak, geç yatmak, erken kalkmak, yemeğini bitirmemek…  Bitince. Şimdi geride sadece küçük kulaklara özenle işlenen onca kelime, öğüt, nasihat, terbiye.

Sonra, herşeye yukardan baktığında, doğruyla yanlış arasında belli belirsiz bir çizgi… Delilikle deha arasında seçilmeyen bir ip üzerinde yürüyen cambazlar… Ölümü bilip, ölümü düşünüp, ölümden korkup, hepsinde hayata sarılanlardan uzakta, ölüme kucak açanlar… Hayatı bir merada yeşillikleri sindirmekten ibaret sananlardan uzakta, yağmurun ortasında karnı zil çalarken oynayanlar… Kendi kutusunda kapalı kalanlardan uzakta, kendinden çıkıp zenginleşerek kendine dönenler… Aslanlar gibi kükreyip koyunlar gibi kurban edilenlerden uzakta, bir kelebek gibi hafif ve özgürce veda edenler… Ve her şey net diyenlerden uzakta, her şeyi bulanık görenler…

Burada, kafalara bir silah gibi dayanmış duran hayatlar.
Burada, ölümden korkan ama ismini markalaştıranlar.
Burada, genişleyen kainatta gitgide küçülen bir galaksi.
Burada, yağmurda erimekten korkan pamuk şekerleri.
Burada, dördüncü boyutta sıkışıp kalmış bir tür.
Burada, …

Herkes burda, yoklama tamamlandı. Kapının önünden ayrılıp, sislerin içine dönme vakti.

“I can’t see nothing round here”